Edirne’ye Giriş

Kimi şehirler bazı duyguları anlatmak için bire birdir. Onlarca söz söylemeden, açıklamaya çalışmadan sadece o şehirin ismini söylersiniz. Bulunduğunuz durumu hissettiklerinizi bir kelime anlatmaya yeter. Sıkılmışlığı, monotonluğu, kurallardan bezmişliği anlatmak için kimi zaman sadece “Ankara” demenin yeterli olduğu gibi. Ben ise tanımladığı duygularım da dahil Edirne ile ilgili herşeyi unutmuşum. Eh unutmakta da haklıyım. Neredeyse 25 yıl olmuş son gördüğümden bu yana. Aklımda Selimiye’den, Mimar Sinan’dan ve Kırkpınar’dan başka bir şey kalmamış. Meşhur ciğeri ise o zamanda bile tatmamışım. Hele hele 10 yaşındayken rakı içmek aklıma bile gelmemiş Meriç kenarında…

Tam zamanı diyerek ve hazır Edirne’ye doğru yol alan bir araba da bulmuşken apar topar düştüm yola. Küçük bir araba içerisinde toplam 4,5 kişi otoban marifeti ile hızla ulaştık Edirne’ye. Hani “Selimiye her yerinden görünür” derler ya, yalan. Önce kazulet gibi dikilmiş bir tıp fakültesi karşılıyor Edirne’ye gelenleri. Hatırlarım ben çocukken Selimiye karşılardı. Hele aylardan Ekim’se fakültenin üstüne bir de yağmur ekleniyor. Neyseki çamur yok Edirne’de. Çamur zaten bir tek İstanbul’da var ne hikmetse. Sevgili müteahitlerimizin kulakları çınlasın…

Kömür ve egzos kokuları arasında Edirne’nin göbeğinde buluveriyorsunuz kendinizi beş dakika içerisinde. Hiç yıldızsız otelinize yerleşmek ilk amaç. Edirne’de otellerde yıldız yok. Yıldız ancak nehir kenarlarında, Tunca dibinde görülüyor bu şehirde. Yine de kızamıyorum. En mülayim otelciler bu şehirdedir büyük olasılıkla. Biz de bir şekilde atıyoruz kapağı otele ve sonrasında sokağa. Hava nerdeyse kararıyor. Rakı öncesi gidilecek ilk en uygun yer Arasta Çarşısı sonra da Selimiye. Üstelik yağmur geldiğimizden beri yağıyor.

Arasta Çarşısı

Arasta Çarşısı

Çarşı düz upuzun bir yapı. İçinde sağlı sollu havlucular, sabun satıcıları, çorapçılar ve markasız muhtelif dükkanlar var. Günün bazı zamanlarında elinde enstruman Türk sanat müziğinden kimi besteleri yorumlayan müzisyenler boy gösteriyor. Biz son gün rastlayabildik bir tanesine. Elindeki tamburun sesi yankılanıyordu çarşıda.

Çarşıdan çıkarken bir kaç kuru baklavayı ve lokumu mideye yuvarlayıverdik. Malum, Selimiye’ye yokuş çıkacağız 200m. de olsa. Enerji toplamak lazım. Çarşıdan çıktığımızda hava kararmış. Camiye doğru yollanıyoruz ve avlusuna dalıyoruz.

Selimiye hakkında ise “muhteşem” kelimesinden başka bir şey söyleyeni elde odun kovalamak lazım.

Bu caminin hep minareleri anlatılır. Üç şerefeye üç farklı merdivenden çıkılıyor diye… Bana göre Selimiye’yi Selimiye yapan ise kubbesi.

Minareler

Minareler

 

Kubbe

Kubbe

Benzerlerini görmedim değil. Çeşitli şehirlerde ve ülkelerde gördüm. Ama bu kadar etkiliyecisini görmedim.

Yağmur biraz azalır derken o hiç oralı olmadan yağmaya devam etti Çağlayan (Işık) ile ben bu fotoğrafları çekerken. Daha fazla dayanamayıp biraz da damağımız kuruduğu için hemen bir taksi aracılığı ile kendimizi Meriç kıyısına attık. Hanedan restoran. Yakın çevrede en iyi bonfileyi yiyeceğiniz yer. Mezeler leziz, hizmet olabildiğince içten ve rakı buzdolabından çıkma. Öyle dallandırma budaklandırma da yok. “Abi bi yeni rakı bi de Tekirdağ var” havası hakim.

Edirne insanı genel olarak sürekli etrafınızda olmasını isteyeceğiniz insan tipi. Hayatı çok da ciddiye alıyormuş gibi görünmeyen, kavgaya ve dalaşmaya çok yakın olmayan ve kendince en az Karadenizliler kadar mizah öğesi barındıran insanlar. Örneğin bizi Meriç’e götüren taksici çocuk. “Abi rakı içecekseniz en iyi yer Lalezar’dır.” diyerek epeyce bir yol katetti sonra bir restoranın önüne getirdi ve aracı durdurup “Abi Lalezar satılmıştı. Kapanmıştır orası. Siz burada inin.” diyerek bizi araçtan indirdi. “Lalezar neresi orayı da görseydik” dediğimizde ise “Biraz daha ilerde.” deyip döndü gitti. Ertesi günü farkettik ki, Lalezar da hemen yandaki restoranmış. Karanlıkta farketmemişiz. Gerçekten de kapalıymış. Gel gör ki, tavsiye ettiği restoranın kapalı olduğunu son anda farkeden, daha ileriye gitmeyi reddedip, müşteriyi neredeyse zorla araçtan indiren ve restoranın yerini yanlış tarif eden çok az taksici vardır herhalde. Biz tam taksici fikrine alışmıştık ki üstüne garson geldi. Menüyü işaret edip “Bu salata nedir?” diye sorduğum soruya “Abi o bulgurlu bi şey. Soğuk salata. Buzlu servis ediliyor. Sulu bi şey tavsiye etmem. Yemeyin siz ondan” deyiverince biz de kendimizi rakıya verdik inceden tebessüm edip. Güzel insanlar arasındayız. Allahı var. Garson da hem içtendi hem de iyi servis veriyordu.

Son golümüzü ise yakın gelecekte favori mutfak bıçağım olacak bıçağı aldığım bıçakçıdan yedik. İki tane mühendis olan bize ağız açtırmadığı yetmezmiş gibi, bilgisi ile de inceden inceye bizi ezdi geçti. Saf salak sorduğum “Yahu bu bıçaklarımı bileyleyince bir türlü keskinleştiremiyorum. Nedendir?” sorusuna bıyık altından gülüp, başını da geriye yaslayıp “Önce bıçağı köreltmemeyi öğrenecen” diye cevap vermesi zaten bizim bütün gardımızı düşürmüştü. Sonrasında Opinel çakımı da çaktırmadan yerden yere vurdu ve maçı 3-0 galip bitirdi. Elimizde bir bıçak, iki bileyi taşı ve bir domates soyacağı ile güle oynaya çıktık dükkanından. Kulakları çınlasın, sonraki Edirne seyahatimde uğrayacağım yerler arasına girdi bile.

Edirne ile ilgili yazacak çok sey var ama en güzel şey; artık bazı hislerimi anlatmak için “Edirne” demem yeterli olacak. “Yaşadığım zor dünyadan çok uzaklaşmadan hayatı hafife alan insanlarla iç içe olma isteği” duysam “Edirne” diyeceğim. Mimarı, tarihi, külliyesi, ciğeri, rakısı, nehirleri peşinden geliverecek…

Be Sociable, Share!

Edirne’ye Giriş” ile ilgili 2 yorum var.

  1. tarihinde traveller

    Harika resim minareleri görüntülediğiniz… Bir ricam olacak bu minareli olan resimi kendi sitemde kullanabilir miyim?

    • tarihinde berkan

      duşüncenizi paylaştığınız için teşekkür ederim. fotoyu ticari amaçla olmadığı sürece kullanabilirsiniz. kaynak gösterirseniz memnun olurum.