Sansarak’a Yürüyüş

Aynı anda bir çok şeyi yapmaya çalıştığınız oldu mu? Bir dakika, bu biraz saçma bir soru oldu gibi. Tabi ki olmuştur. “Masamın başında işimi yapayım”, “telefonlara da cevap vermek lazım”, “al işte sevgilim de aradı, ona laf yetiştireyim”, “kredi kartı borcu ne oldu yahu!”, “Neee! toplantı mı vardı!” diyerek geçiyor günleriniz mutlaka. Ben de son iki yıldır aynı tempodayım. Hatta daha beterinde. İstanbul’daki işlerim yetmezmiş gibi üstüne öylesine bir London, German Ülkesi ve İstanbul üçgeni kurdum ki hayatım evlere şenlik oldu. Hatta bu üçgen bir gün gelecek Bermuda Şeytan Üçgeni’ne dönüşecek ve beni yok edecek diye düşünüyorum.

İşte bu harala gürelenin ortasında ruhuma ve bedenime ilaç gibi gelen bir Pazar günü geçirdim. İstanbul’dan uzakta yaklaşık 15KM yürüdüğüm gibi, fotoğraf çektim, sakince iş düşündüm ve afedersiniz mangaldan yeni tutulmuş köfte yedim.

Bir hafta önce almıştım haberi. İznik’e gidilecek, Gürmüzlü ve Sansarak köyleri arasında yürünecek. Üstüne üstlük kar olacak. E bunu duyunca durur muyum?! Hemen yazıldım listeye. Montumu ve kar pantolonumu giyip koyuldum yola. İznik’e yaklaştıkça benim kar ümitlerim lodos ile birlikte eridi gitti ama olsun İstanbul’dan ayrılmış ve yanıma fotoğraf makinemi almıştım ya. Bu yetti bana. Üstelik kaç seferdir yürüyorum, hepsinde geniş açı kullanmıştım. Bu sefer bir cesaret taktım 100mm makroyu makineye yanıma da karanlıklar için 50mm 1.8f’i aldım.

Ekip yürüyüşlerinde makro çekim yapmak pek kolay olmadığı için içimde bir tereddüt vardı. Hem istediğim gibi bir iki şey çekeyim hem ekipten kopmayayım diye düşündüm önce. Sonra hem ışık olsun hem lensi sağa sola çarpmadan yürüyeyim düşüncesi geldi. Onun da sonrasında ise; sandık başına giden seçmen gibi iki anahtarım olsun biri arabayı diğeri evin kapısını açsın, yemişim türbanı katsayıyı düşüncesi ile hareket edince başta biraz zorlandım. Neyseki imdadıma ekip lideri, halay başı Hüseyin Abi yetişti. Başlar başlamaz, “hele bir yürü de fotoğrafı da çekersin” der gibi öyle bir yokuşa vurdu ki hem ciğerlerim açıldı hem de biraz önce düşündüklerimin ne kadar saçma olduğunu farkettirdi. Herşeyi boşverip başladım yürümeye. Artık ne rast gelirse çekecektim. E öyle de oldu nitekim. Deklanşöre ilk Hüseyin Abi için bastım. Değişik bir yürüyüş tarzı var bu abimizin. Yağ gibi kayıyor ve sakin bir şekilde bütünleşiyor yol ile.

Su gibi olacaksın çekirge... Bulunduğun kabın şeklini alacaksın...

Su gibi olacaksın çekirge... Bulunduğun kabın şeklini alacaksın...

Aslına bakarsanız, kar olmadığı için parkur da çok zorlu değildi. Hatta son yokuş haricinde neredeyse hiç güçlük çekmedim. Çoğunlukla az eğimli patikalardan ine çıka ilerledik. İnceden çamurlu yollarda kayın, çam ve köknar ağaçlarının arasında yürüdük. Keçi izlerini takip ederek ilerledik. Yer yer ise eşek kakasına basmadan adım atmaya çalıştık… Karın erimesi, lodosun etkisi derken çiçek dolmuştu ortalık. Çiğdemler, siklamenler hatta kardelen ve kel alaka bir şekilde bürüksel lahanası bile gördüm. Sonradan öğrendim, bürüksel lahanası geliri yüksek bir mahsulmüş. Gürcü köylülerimiz ekmişler bir tarlaya. Ama endişelenmeyin “hazır makroyu da takmışım çiçek çekeyim” demedim. Bunun yerine “Oooh! 100mm! Enfes!” dedim ve ara ara çektim tetiği. Canon’un en keyif aldığım lensi bu.

 

Abdal gönül koymaz. Ağaç gelmezse o, ayağına gider...

Abdal gönül koymaz. Ağaç gelmezse o, ayağına gider...

Sabit odak uzaklıklı lens kullanmanın büyük bir avantajı var. Bütünlük sağlıyor. Bunun geçenlerde kendi fotoğraf günlüğünde Meren de söylemişti (http://meren.org/blog/). Ben de altına imzamı atarım.  Fotoğraf çekerken bir hikaye oluşturmak ve bütünlüğünü sağlamak özellikle yeni başlayanlar için güç oluyor. Bu konuda en büyük yardımcının sabit odak uzaklıklı lens olduğu akıldan çıkartılmamalı. Hatta alışana kadar o lens ile yatılıp kalkılmalı. Ben de yürümeye başlarken kafaya koymuştum ya akşama kadar lens değiştirmedim.

İlk molamızı bir mandıra evinde verdik. Kısa bir soluklanma sonrasında vurduk yola ve nehir kıyısında yıkık dökük bir değirmende asıl molamızı verdik. Şehirden yeni kaçmış biri olarak olarak önce tereddüt ettim sonra da doldurdum şişemi buz gibi kaynak suyu ile ve diktim kafama.

"- Abi bu su içilir mi?" "- İçilir içilir bi şey olmaz."

"- Abi bu su içilir mi?" "- İçilir içilir bi şey olmaz."

Su içmekle de kalmadık, ekmek arası peynir ve zile pekmezi sonrasında portakal ve dilerseniz sigara ile de şarj olduk.

Mola

Mola

Molayı takip eden bir kaç saatlik yürüyüşün ardından Sansarak köyüne girdik. Köy 600 yıllık bir köy. Yarı yıkık ama nefis görünen kerpiç evler ile dolu. Ama köyün yaşına bakıp aldanmayın. Çok ama çok fakir bir köy. Hoş zengin köy bulmak çok zor artık. Malesef tarım ve hayvancılık politikalarımız canına okudu köylülerimizin. Ben de bir çiftçi torunu olarak acı duyuyorum. İçim sızlıyor ve öfkeleniyorum fakir bir köyümüzü gördüğümde.

Benim Konya’daki köyümün aksine Sansarak halkı geçimini hayvancılıktan sağlıyor. Koyun, keçi, tavuk derken yolunu bulmaya çalışıyor kendince. Dedim ya içim buruk yürüdüm köyde. Neyseki bizleri görmek köy halkının kısmen yüzünü güldürmüştü.

Şalvar böyle giyilir. Bakılacaksa böyle bakılır.

Şalvar böyle giyilir. Bakılacaksa böyle bakılır.

Çoban köpeklerini selamlaya selamlaya köy kahvesine vardığımda ise mangal yakılmış, bir tencere… Yok yok koca bir kazan bulgur pilavı pişirilmiş ve çorba kaynatılmıştı. Hatta o pilav tüm köye yetti kanımca. Afiyet şeker olsun hepsine. Közde demlenmiş bir bardak çayı devirdikten sonra aşçı yamağı olarak oturdum mangalın başına. Nevalemiz yine boldu. Hem biz hem çocuklar hem üç kahvenin ahalisi köfteye doydu. Çok özel zamanlarda et yiyebilen bu insanlarla paylaştığım köftenin tadı hala damağımda döndüm İstanbul’a. Darısı ise sizin başınıza…

Derya kuzusu

Derya kuzusu

Biri arkadaşımın

Biri arkadaşımın

Be Sociable, Share!

Bu yazı yoruma kapatılmış.